Tanrı Çıplak Bir Kadındı

Tanrı Çıplak Bir Kadındı

Kırmızı ayakkabılar, mini etekler

Sahne ışıklarının altında kim var ?

Tık tık tık... Yürüyor yüksek topuklarla

Battaniyenin altında kim var ?

Sarı duvar, terlemiş ellerim, birkaç parmak izi gözüme takılan... Düşünmek değil, yürümek ve uçsuz bucaksız dar asfaltlarım... Düşünmek değil sadece yürümek...

Kaygılarım kaynıyor kazanda ve ben bugün hep lekelere bakıyorum sarı duvarda. Kaygılanıyorum ve kazan daha da kaynatıyor içindeki suyu. İliklerimde hissediyorum sıcaklığı. Patlayan her kabarcık ateş olup yakıyor gözümün beyazını. Ve ben bir damla kan olup sızıyorum yanaklarımdan. Sonra... Sonra uzunca soluklanıyorum, titreyen göğüs kafesim... Kötü birşeyler fısıldıyor birisi kulağıma utanıyorum! Birkaç tokat patlıyor yanaklarımda ve tekrar sarı duvara bakıyorum. Lekelerle kavgalıyım. Sarı duvar... Sadece sarı duvar...

Ne var ki çok geçmiyor. Gün geliyor lekeler büyüyor. Sarı duvarı göremiyorum bazen. Daha da büyüyor içimdeki ben. Büyüyorum ve sığmıyorum bu bedene... Ateş olup yakıyorum içimi, edepsizce kabul ediyorum. Kabul ediyorum tüm kötü hikayeleri. Umursamıyorum kaygılarım kaynasa da. Umursamıyorum ateş kabardıkça... Sarı duvar yok oluyor bir zaman. Lekelerle dolu vücudum.

Gereksiz anlamlar bakışlarda. Algılarım değişiyor, farklı düşünüyorum bir ara... Gülüşler çınlıyor kulaklarımda. Aptal duruyor kimisi... Aptal gibi gülüyor hala birisi... Kötü birşeyler fısıldıyor içlerinden biri. Sevmiyorum bu fısıltıyı...

Sonra ellerime bakıyorum uzun uzun. Tertemiz... Çamura buluyorum. Duvar ve kirli parmaklarım... Sarı duvar üzerinde bir leke... Bu benim parmak izim.

Kaygılarıma bakıyorum, küçük bir kazan. Yanaklarımda tokat izleri... Ve küçülüyor gitgide Dachzelt occasian kırmızı parmaklar... Beyazlaşıyor yanaklarım. Gözlerimden akan kan ben değilim.

Bir zaman ışıklar sönüyor, bir zaman sessizleşiyor, bir zaman saklanıyorum soluk soluğa yalnızlığımla. Ben ve asfaltlarım , yeni bir oyun... Sahneler değişiyor, gülüşler değşiyor, tepkiler değişiyor... Tanrı çıplak bir kadın oluyor yanıbaşımda. Bakıyorum vücuduna, bakıyorum uzun uzun...

YEŞİL KAZAKLI ADAM

"O şerefsizleri elime verecekler bir odaya tıkarım, sonra..."

Kükredi sonralar, kükredi odanın köşelerinde. Kükredi ranzalar, kükredi dolaplar... Yeşil kazaklı adam büyüdü git gide, dağ oldu gölgesi, adı yankılandı dünyanın tüm sarı duvarlarında. Konuşması bitmedi, kelimeleri tükenmedi. Ve onun elini masaya vurarak sonlandırdığı her cümlesinde daha da büyüdü göz bebekleri, daha da büyüdü içindeki şiddet. Arada gülümsüyor ve üst dudağı sağa kayıyordu...

"Keserim, biçerim, hele bir konuşmasın yağlı kazığa oturturum! "

Yeşil kazaklı adam! Yeşil kazaklı adam!

Onu meşru kılan onca şey vardı. Bu yeşil kazak yakışmıştı üzerine bir defa... Bu yeşil kazak yapışmıştı üzerine onca sene... Gözleri net görmüyordu ama bu onun özründen değildi hiç kuşkusuz. Bir şeyler biliyor gibiydi kısık bakışlarında. Konuşacak onlarca cümleye rağmen suskunluğuyla koruyordu gizemini. Saklı yaralı toprak sevgisinin ardında canını feda ederdi hiç düşünmeden.

Uzun yıllar... Dolu dolu yaşamıştı. Onca silah patlamıştı kulağının dibinde. Onca yaralı görmüş, onca ölü kokusu almıştı. Gözlerinden akan yaş değil çok çok şakaklarından damlayan ter ıslatırdı yanaklarını. Öfkesi sevgisini yok etmişti günden güne. Düşünmedim değil Acaba bu adam bir damla sevgi hisseder miydi? Bir kez olsun yenik düşmüş müydü duygularına...

Kısa konuşmayı öğrenmişti bir defa. Uzun cümleler hiç de ona göre değildi. Düz ve duygusuz bu kısa cümleler, noktalar, direktifler...Yolda gelirken anlattığı bir hikaye... Komik değil, acı değil, kirli değil, temiz değil... Sadece hikaye... İlginç değil, süslü değil, uzak değil, yakın değil... Bizden biri değil bu adam. Sadece kısa bir hikaye. Tepkim yok, dinliyorum öylesine. Otoban kenarında ölmüş bir kedi. Gözüm takıldı... Beli kırılmış, yola kan bulaşmış. Ters dönmüş hayvancağız. Yalnız ben gördüm sanırsam. Ve devam eden bu hikaye. Tüm soğuk kanlılığı ve öldürdüğü onlarca kişi... Otoban kenarında şu ölmüş kedi... Yüreği acımıyordu şüphesiz. Dinliyorum arada bir. Bu vatan sevgisi, bu toprak sevgisi... İçinde onlarca kişi yaşıyor hiç göstermediği... Dışarda tek bir insan ve koyu yeşil bir kazak onu meşru kılan...

Akşam evde güzel bir yemek ve sormak istediğim onca soru... Sustum. Yemek yerken konuşmak ayıptı bu evde. Soğuk rüzgarların etkisi ki gülümsemek dahi yasak... Birşeyler söylemek zorunda hissediyor insan. "Eline sağlık, yemek güzel olmuş" ve kısa bir cevap "Afiyet olsun..."

"Fırfır" Gittiğimiz barın adı yemekten sonra... Mavi, kırmızı, mor ve pembe ışıklar... Bekliyoruz. Beklerken de içkilerimizi yudumluyoruz. Masamıza servis yapan kızı tanıyor gibiyim. Bu kız bana hiç yabancı gelmiyor. Biraz sonra sahneye çıkan genç çocuk ve bekleyişimize son veren anonsu... Ve 12 mini etekli kadın... "Fırfır" Barın ismi bu mini eteklerden geliyordu kuşkusuz. Yeşil kazaklı adam... Gözleri parlıyordu şimdi. Buraya gelmeyeli uzun zaman olmuştu. Özlemişti besbelli. İçlerinden birini işaret etti. "Soldan dördüncü" dedi. Hafiften dalgalı, sarı saçlı, iri gözlü ve diğerlerine göre biraz daha kısa olanıydı gösterdiği. Bir de beni vardı sağ yanağında, elmacık kemiğinin üzerinde... "Marta" İsmi Martaydı.

O gece vakit hızlı geçiyordu. Çalınan hızlı müzikler, hızla yukarı aşağı hareket eden uzun bacaklar ve dalgalanan fırfırlı etekler... Kıpkırmızı, parlayan ayakkabılar ve kulakları tırmalayan alkışlar. Gülen bu güzel yüzlü kızlar ve düzgün fizikleri... Hayran olmamak mümkün değildi. İçkilerimizi yudumluyoruz, başımız dönüyordu. Bu, sulandırılmış ucuz içkilerden değildi. Masamıza servis yapan şu kız bana hiç yabancı gelmiyordu. Bir ara adını da sordum. Hatırlamıyorum doğrusu. Ama hala tanıyor gibiyim işte.

Danstan sonra yanımıza geldi Marta. Konuştular uzun uzun. Uzun bir hikaye. İlginç ve süslü. O kadar yakın geliyor ki sesi, bizden biri bu adam, bizden biri gibi bu gece. Işıklar söndü işte. Yarım kalan cümlelerdi bu yutkunmaların sebebi. Eve gitme vakti gelmişti benim için, onun için. Aslında sadece Marta için.. Hiç tahmin edemezdim doğrusu bu kadının üç çocuğu olduğunu. O gece aklımda bir cümle kalmıştı ki diğerlerinin bulanıklığı aksine oldukça parlak bir şekilde kazınmıştı hafızama. "Çocuklarım ona baba diyor ya bu da yeter..." Gece biterken söylediği cümle, ıslanan yeşil gözleri ve kırmızı yanakları... Kısa bir sessizlik ve kalkmak için oldukça doğru bir zaman.

Yeşil kazaklı adam unutmuştu yine konuşmayı. Eve giderken anlattığı son bir hikaye ve ardından uzun bir sessizlik. " Bir keresinde yanımdaki yeni yetmelerden biri bana ateş ederken korkup korkmadığımı sordu. Ona dönüp şöyle bir baktım ve Eğer korkmasam ateş edemezdim dedim." Uzun zaman sadece bir cümle olarak kaldı bu bana yeşil kazaklı adamdan. Adını bilmediğimden değil sadece onu böyle hatırlamak hoşuma gidiyordu...

Kategori : Diğer

Yorum Yazın